Türkiye Ar-Ge’de Büyüdü Ama Hala Kritik Eşik Aşılmadı
SER Danışmanlık Genel Müdürü Dr. Ömer Özdinç, Ekonomim Gazetesi’ne verdiği röportajda Türkiye’nin Ar-Ge ve inovasyon karnesini değerlendirdi: “Nicel bir sıçrama var, ancak bu sıçramanın kalıcı bir ekonomik dönüşüme evrilmesi için stratejik adımlar şart.”
Yayınlanma: 22 Ocak 2026 – 10:01
Kaynak: Ekonomim Gazetesi
Röportaj: Dr. Ömer Özdinç (SER Danışmanlık)
Türkiye’de Ar-Ge ve inovasyon alanında son yıllarda önemli bir ivme yakalanmasına rağmen, bu gelişmenin ekonomi geneline yayılan kalıcı bir dönüşüme dönüşüp dönüşmediği tartışma konusu olmaya devam ediyor. Artan Ar-Ge harcamaları, özel sektörün yükselen payı ve yazılım ile ileri teknolojilere yönelik yatırımlar, bilgi temelli üretime güçlü bir yönelimi işaret ederken; yüksek teknoloji ihracatının sınırlı kalması, stratejik alanlardaki beyin göçü ve teşviklere olan bağımlılık dikkat çekiyor.
SER Danışmanlık tarafından hazırlanan 2025 Ar-Ge ve İnovasyon Raporu, bu tabloyu yalnızca rakamlar üzerinden değil; insan kaynağı, sektör yapısı, teşvik mekanizmaları ve ekonomik çıktılar üzerinden çok boyutlu biçimde ele alıyor. Raporun bulgularını değerlendiren SER Danışmanlık Genel Müdürü Ömer Özdinç, Türkiye’nin Ar-Ge’de nicel bir sıçrama yaşadığını ancak asıl meselenin bu sıçramanın sürdürülebilir ve yaygın bir ekonomik etkiye dönüşmesi olduğunu ifade ediyor.
Özdinç, özellikle stratejik alanlardaki nitelikli insan kaybının ve Ar-Ge politikalarının “harcama artışı” odaklı kurgulanmasının, uzun vadeli inovasyon performansı açısından yeniden düşünülmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
SER Danışmanlık tarafından hazırlanan 2025 Ar-Ge ve İnovasyon Raporu hangi ihtiyaçtan doğdu? Bu raporu önceki yıllardan ayıran temel fark nedir?
Bu rapor, Türkiye’de Ar-Ge ve inovasyon alanında çok sayıda veri üretilmesine rağmen, bu verilerin çoğu zaman bütüncül bir çerçeve içinde okunamaması ihtiyacından doğdu. Kamuoyunda genellikle tek bir gösterge üzerinden değerlendirme yapıldığını görüyoruz; oysa Ar-Ge, insan kaynağından finansmana, sektörel yapıdan çıktılara kadar birlikte ele alınması gereken bir alan.
Bu yılki çalışmayı önceki yıllardan ayıran en önemli unsur, özellikle beyin göçü ve Ar-Ge teşvikleri başlıklarını daha derinlemesine incelememiz oldu. Beyin göçünü sadece genel bir oran olarak değil, hangi alanlarda yoğunlaştığını gösteren bir risk başlığı olarak ele aldık.
Aynı şekilde Ar-Ge teşviklerinde de yalnızca toplam tutarlara değil, bu desteklerin özel sektör davranışlarını nasıl şekillendirdiğine odaklandık. Yani rapor, “ne kadar” sorusunun yanı sıra “kim, nasıl ve ne için” sorularını da birlikte sormayı amaçlıyor.
Raporda Türkiye’nin 2025 yılı Ar-Ge ve inovasyon performansını çok boyutlu biçimde ele alıyorsunuz. Genel çerçevede, bu tablo Türkiye ekonomisi açısından nasıl bir hikâye anlatıyor?
Ortaya çıkan tablo, Türkiye’nin Ar-Ge kapasitesini hızla büyüttüğünü ama bu kapasitenin ekonomik etkiye dönüşmesinde hâlâ bazı eşikler olduğunu gösteriyor. Ar-Ge harcamalarının artması, özel sektörün ağırlığının yükselmesi ve yazılım sektörünün öne çıkması, bilgi temelli üretime doğru güçlü bir yönelime işaret ediyor.
Ancak aynı tabloda imalat sanayinde düşen kârlılık, sınırlı yüksek teknoloji ihracatı ve Ar-Ge’nin dar bir sektör grubunda yoğunlaşması da dikkat çekiyor. Bu da bize, Türkiye’nin Ar-Ge’de nicel bir sıçrama yaşadığını ama bu sıçramanın henüz dengeli ve yaygın bir ekonomik dönüşüme dönüşmediğini anlatıyor.
Özel sektör Ar-Ge’sinin %27’sinin devlet teşvikleriyle finanse edilmesi sağlıklı mı?
Bu oran kısa vadede Ar-Ge faaliyetlerini canlandıran önemli bir kaldıraç işlevi görüyor; ancak uzun vadede dikkatle değerlendirilmesi gereken bir yapıya da işaret ediyor. Teşviklerin firmaları Ar-Ge’ye yönlendirmesi olumlu, fakat Ar-Ge’nin sürdürülebilir biçimde rekabet ve verimlilik ihtiyacından doğması asıl hedef olmalı. Aksi halde sistem, teşviklere aşırı bağımlı ve kırılgan bir yapıya dönüşebilir.
Yapay zekâ ve biyoteknoloji yatırımlarının artması sanayiye ne kadar yansıyor?
Yapay zekâ yatırımlarının sanayiye yansıması henüz sınırlı ama yönü net. Daha çok yazılım, finans, lojistik ve hizmet sektörlerinde hızlı bir etki görülürken, imalat sanayinde bu dönüşüm daha yavaş ilerliyor. Üretim süreçlerine entegrasyon hâlâ pilot uygulamalar düzeyinde.
Biyoteknoloji ise doğası gereği daha uzun vadeli bir alan. Endüstriyel yansımasının hızlı olması zor. Bu alandaki başarı sürdürülebilir üniversite-sanayi iş birliğine ve beşeri sermaye gelişimine bağlı. Doğru şekilde desteklenirse, orta vadede sanayi için yüksek katma değerli bir üretim alanı oluşturma potansiyeline sahip.
Genel beyin göçü düşük görünürken stratejik alanlardaki kayıp neden bu kadar yüksek?
Genel istatistiklere bakıldığında beyin göçü oranı düşük görünüyor; ancak bu ortalama tablo, stratejik alanlardaki kaybı gizliyor. Özellikle moleküler biyoloji, genetik, bilişim ve bazı mühendislik dallarında göç oranları çok daha yüksek.
Bu alanlardaki insan kaynağı küresel ölçekte yoğun talep görüyor. Dolayısıyla sadece maaş değil; araştırma altyapısı, kariyer sürekliliği ve akademik–endüstriyel ekosistem gibi unsurlar belirleyici hale geliyor.
Sorun nicelikten çok nitelik meselesi. Az sayıda ama kritik uzmanlık alanlarında yaşanan kayıplar, Ar-Ge ve inovasyon ekosistemi üzerinde orantısız derecede büyük bir etki yaratıyor.
Türkiye’nin Ar-Ge ve inovasyon yolculuğunda önümüzdeki 3 yılın en kritik kararı ne olmalı?
Önümüzdeki dönemin en kritik kararı, Ar-Ge politikalarının odağını yalnızca harcama artışından çıkarıp, bu harcamaların nasıl bir ekonomik ve teknolojik etki ürettiğine yöneltmek olmalı. Yani Ar-Ge’ye ayrılan kaynakların miktarından çok, bu kaynakların hangi alanlarda, hangi sonuçlara dönüştüğü daha belirleyici hale gelmeli. İnsan kaynağını ülkede tutacak ve nitelikli göçü tersine çevirecek mekanizmalar, bu dönüşümün temel yapı taşlarından biri olacak.
Ayrıca savunma sanayinde oluşan güçlü Ar-Ge ve mühendislik birikiminin, daha sistematik biçimde sivil sektörlere aktarılması kritik önem taşıyor. Savunma sanayinde geliştirilen yazılım, elektronik ve ileri malzeme teknolojilerinin imalat, sağlık ve enerji gibi alanlarda yaygınlaşması sağlanabilirse, Ar-Ge harcamalarının ekonominin geneline etkisi çok daha güçlü hissedilir. Önümüzdeki üç yıl, bu bilgi ve teknoloji transferinin kalıcı bir yapıya kavuşup kavuşamayacağını belirleyecek bir eşik olacak.
