Bir önceki yazıda son dönemde bölgemizde yaşanan çatışmalara sebep olan tedarik zinciri savaşlarından hareketle sanayi politikaları açısından uluslararası aktörlerin hesaplarını ve sürecin Türk sanayisine olası etkilerini ele almaya çalışmıştık. Bu yazıda biraz Avrupa’da sanayinin son yıllardaki gelişimine ve politika çabalarına odaklanacağız.
Öncelikle her ne kadar Avrupa ülkelerinin çoğu, Avrupa Birliği’nin çatısı altına yanaşmışsa da homojen bir Avrupa’dan söz edemeyeceğimizin farkında olmamız gerekiyor. Ancak bu yazıda biraz AB’yi etkileyen genel hususları göz önünde bulundurmaya ve ayrıntıları ihmal ederek büyük resmi anlamaya çalışacağız.
“Sanayileşme”den “Sanayisizleşme”ye Yükseliş Dönemi
Japonya’nın Pearl Harbor baskını üzerine, halkına savaşlardan kaçınma sözü veren Roosevelt yönetimindeki ABD’nin II. Dünya savaşına dahil olma kararı belki de Avrupa’nın son 75 yılının şekillenmesinde en etkili tarihsel kırılmalardan biri oldu.
II. Dünya Savaşı’ndan sonra Marshall yardımları, Dünya Bankası, IMF, NATO gibi mekanizmalarla ABD merkezli yeni dünya sisteminde Avrupa iktisadi olarak yeniden ayaklanmıştı. Başta, tırnaklarının sökülmesi sonucunda savunma kaygılarını tamamen ABD’ye “outsource” eden Almanya olmak üzere; Fransa, İtalya, Hollanda, İspanya gibi ülkelerin sanayilerini yeniden toparlaması ve kaliteli ürün sunmada dünyada bir güven merkezine dönüşmesi bu büyümede önemli bir rol oynadı. Uzun süre bu coğrafyada bir savaş döneminin yaşanmaması da kaynakların, iktisadi değeri olan alanlara akmasını sağladı.
Ne var ki Berlin Duvarı ile birlikte çift kutuplu sistemin de yıkılması, ABD’nin Avrupa’yı rakibine kaptırma endişesini azalttı. Transatlantik ittifakı ayakta tutmak artık sadece ekonomik fayda-maliyet fonksiyonunun sonucuna bağlıydı. Yine de uzun süre ABD karar alıcıları, “müşterek değerler” sebebiyle bu ittifakı bozmaya cesaret edemedi. Değer ve norm kavramlarının karar destek sisteminde bir parametre olmaktan çıkartıldığı yeni dönemde ise söz konusu ittifak hızlıca aşınmaya yüz tuttu. Artık Avrupa kaderiyle baş başaydı.
Küreselleşme rüzgarının sert estiği 80’li ve 90’lı yıllarda; kritik teknolojileri geliştirme kabiliyeti, tedarik zincirine hakimiyet, pazarlama kapasitesi ve marka değeri sayesinde Avrupa, yüksek nitelikli iş gücü gerektirmeyen ürünleri Uzakdoğu’da ürettirip onlardan iktisadi değer oluşturmaya devam etti. Böylece sanayisizleşme (deindustrialization) süreci hızlanmış oldu. 1990’larda GSYH içinde sanayinin oranı %20 civarındayken 20-25 yıl içinde bu oran %15’lere düştü. Ama bunun bir mahsuru yoktu. Ar-Ge, tasarım ve pazar know-how’ına sahip olduktan sonra nerede üretim yapıldığının ne önemi vardı!
50’lilerden itibaren başlayan Japonya ve Güney Kore kalkınmalarının çok korkulacak bir yanı yoktu. Çünkü onların kontrolü okyanusun öbür yakasındaki müttefikin elindeydi. Elektronik gibi birkaç sektörde onların üstünlüğü bazı kaygıları tetiklese de fotoğrafın tamamını çok etkilemiyordu. 1984’te başlatılan çerçeve programları gibi araçlarla yeni teknoloji rekabetinde tekrar başa güreşmek mümkündü!
Çin’in Oyuna Girişi
Sovyetlerin yanından bir müttefik koparmak ve kapitalizme yeni açılımlar sağlamak için 70’lerde ABD’nin küresel ekonomi kulübüne davet ettiği Çin’in durumu da başlarda kimseyi endişelendirmedi. Dünyanın ucuz fabrikası olmasının kime ne zararı vardı. Tam tersine Avrupalı firmaların maliyetlerini aşağı çekerek onlara yeni pazarlar kazandırıyordu. Bu güvenle, Batılı şirketlerin yatırım yağdırdığı Çin, 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) dahil edildi.
Gel gelelim evdeki hesap çarşıya uymadı. Çin; nüfus büyüklüğü, siyasi kapasitesi (devlet kapitalizmi) ve tarihsel mirası sebebiyle önceki örneklere benzemedi. 40 yıllık hikayenin sonunda aslında küreselleşme rüzgarının en çok Çin gemilerinin yelkenlerini şişirdiği anlaşıldı. 1980’de 30.000 nüfuslu bir balıkçı kasabası olan Shenzhen’de Hong Kong pazarına eklemlenecek bir serbest ekonomik bölge kurmakla yola çıkan Çinliler, 2020’lere gelindiğinde artık sadece gelişmiş ülkelerdeki firmaların ucuz taşeronu değildi. Birçok kalite segmentinde ürün üretebiliyor, bunları da kendi markalarıyla satabiliyorlardı. Sanayilerinin niteliği geliştiği gibi hacmi de çok büyümüştü: 2001’de %4 seviyesinde olan küresel ihracat payı %14’ün, dünya imalat sanayi içindeki payı da %30’un üzerine çıktı.
Bunun yanında esas imkansız olarak gözüken başka bir atılıma da dünya şahitlik etti. Otoriter olduğu değerlendirilen komünist partinin idaresi altındaki bir ülke, bilim ve teknolojide büyük yatırımlar yaptı ve Ar-Ge çalışmalarını ticari başarı hikayelerine çevirdi. Bu yol onları, Avrupa’yı bugüne kadar taşıyan sektörlerde (ör. Otomotiv, kimya, makine) Avrupa’nın kabusu olmaya götürdü. Avrupa’nın yeniden liderliği ele geçirmek için bayraktarlığını yaptığı yeşil teknolojileri yaygınlaştırma girişimi bile dönüp dolaşıp Çin’e yaradı. Güneş panelleri, batarya teknolojileri, elektrikli otomobiller gibi ürünlerde kazanan Avrupa değil, Çin oldu.
Yeni Koşullar, Yeni Arayışlar
Bugün birçok koşulun aleyhinde geliştiği yaşlı Avrupa artık kendi pazarını Çin’in “şerrinden” koruma ve üretici -aynı zamanda teknoloji geliştirici- rolünü tamamen kaybetmeme endişesiyle yeni makro politikalar geliştirmeye çalışıyor: One Europe One Market, Made in EU, Green Deal, The European Chips Act gibi girişimler yeni “stratejik otonomi” vizyon metninin aynı amaca hizmet eden paragrafları olarak okunabilir.
AB katı regülasyonlarla; talep tarafını, arzı kontrol edecek şekilde düzenlemeye çalışıyor. Arz tarafında ise içeride taze kan pompalayarak ve Batı dışındaki bazı ülkeleri “müttefik üretici” olarak akredite ederek (friend-shoring) kaybettiği rekabetçiliği yeniden kazanmaya uğraşıyor.
Önce kıta Avrupa’sının kendi içinden bir taze kan pompalanma ihtimaline bakalım. Demografik çöküş, hırslı bir burjuva sınıfından yoksunluk, yeni teknoloji geliştirmede yavaşlık, üretimde verimliliği ve rekabetçiliği yitirme gibi dertlerle mustarip kıta Avrupa’sı, göçmen ithalatıyla sorunlarını önemli ölçüde ötelemişti. Ekonomik küçülme sürecine girildiğinde işsizlik artacaktır. Bu durumda da suçlu arayan parmakların ilk önce göçmenleri işaret edeceğini ve son yıllarda yükselen yeni milliyetçi dalgayla birlikte Avrupa’nın göçmenler için “cennet” vasfını yavaş yavaş yitireceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek.
Göçmenler dışında, bir taze kan ihtimali olarak Doğu Avrupa ufukta beliriyor. AB; Polonya, Romanya gibi ülkelerin görece ucuz iş gücünü ve Sovyet orijinli eğitim sisteminin terbiyesinden geçen eğitimli sınıfını seferber etmeye çalışıyor. Bu ülkelerin Rusya’ya tehdit oluşturması, demografik gerilemeden yakasını kurtaramamış olması, iş gücü maliyetinin yavaş yavaş yükselmesi ve ölçeklerinin sınırlı olması bu ihtimalin büyük umuda dönüşmesini engelliyor.
Tam da bu sebeplerle dış müttefik üreticiler sınıfında yeni aktörler yaratmaya çalıştıklarını görüyoruz. Örneğin demografik olarak çok zor günlerle yüzleşmeyi bekleyen Japonya ve G. Kore yerine, gelecek vadeden Hindistan’ı Çin’e alternatif olarak palazlandırma çabası bu kümeye dahil edilebilir.
Türkiye ile İttifakın İmkanları
Peki Hindistan dışında kimler yeni sistemin arz bileşenini tamamlayabilir? Avrupa’ya yakın olan (near-shoring) ve üretim kapasitesi ve çeşitliliğiyle bu rolü oynayabilecek hangi ülke(ler) var? Bir elin parmaklarını geçmeyecek bu tür ülkeler içinde en avantajlılardan biri elbette Türkiye!
Türkiye’nin dinamik (ne yazık ki artık “genç” diyemiyoruz) ve sanayi tecrübesine sahip nüfusu, çok farklı sanayi kollarındaki kapasitesi, uluslararası iş gücünü çekebilme kabiliyeti, Avrupa pazarını yakından tanıyan iş dünyası (Türkiye’de ihracatın yarısına yakını Avrupa kıtasına yapılıyor), jeostratejik konumu, alternatif enerji koridoru olma potansiyeli, dünyadaki farklı havzalar için bağlantı işlevi görecek sosyal/kültürel sermayesi gibi birçok özelliği onu bu potaya sokuyor. Yeni dönemde oynayabileceği rol, Avrupa’nın Çin’e alternatif tedarik zinciri oluşturma ve sanayi hafızasını koruma anlamında önemli fırsatlar sunuyor.
Bunun karşılığında tarihsel bagaj, çok başlılık, hantallık gibi hususlar; Avrupa’nın rasyonel, cesur ve hızlı kararlar almasını ve bu kararları uygulamasını ne kadar mümkün kılacak bunu hep birlikte göreceğiz!
Tarihin seyrini genellikle kritik dönemeçlerde alınan kararlar belirler. Geç kararların çoğu zaman yanlış kararlardan daha zararlı olduğu da unutulmamalı!
