Simbiyotik Sanayi Havzaları ve Bölgesel Sanayi Müttefikleriyle Geleceğin İnşası

3 Kas, 2025 | Ömer Özdinç Yazıları, Faydalı Bilgiler

Cumhuriyetimizin 102. yılını geride bıraktık. Şüheda fışkıran bu toprakları bize miras bırakanların temel derdi özgürce vatanın semalarında uçmamız, yollarında yürümemiz ve nehirlerinden içmemizdi. Nitekim özgürlük, yalnızca bir ideal değil, var oluşun tek koşuluydu. Bu yüzden de “ya istiklal ya ölüm” denilerek yola çıkıldı.

Meşakkatli bir yolculuk sonunda hürriyetimizi elimize aldık. Savaştaki zafer, hürriyeti kazanmaya yetmişti ancak tek başına onu elde tutmaya yetmezdi. Bunun için güç kazanmak gerekiyordu. Nitekim Cumhuriyet’in başından beri inişli çıkışlı bir seyir izleyen serencamımız, aslında bu gücü kazanma yolculuğumuzdur aynı zamanda. Bu çaba, bugün her zamankinden daha hayati bir hal almıştır.

Bugünün dünyasında güç kazanmanın en kestirme yolu, ekonomik ve teknolojik olarak kendi kendimize -hatta başkalarına da- yetmektir. Bizim de çabamızı bu noktaya yöneltmemiz gerekir. Bunun için de adımlarımızı dikkatli bir şekilde atmalı, her şeyden önce dünyanın gidişatını doğru okumalı ve makro stratejimizin zeminini ona göre belirlemeliyiz.

Dünyadaki dönüşüm

Soğuk savaşın galibinin belli olmaya başladığı yıllardan yakın döneme kadar dünya, tek bir patronun (ABD) gölgesinde, savaşların ve gerginliklerin daha fazla kontrol altında tutulduğu ve bu sayede emtianın uzun mesafeleri serbestçe dolaştığı bir dönem yaşadı. (Bazı bölgeler için bu süreç II. Dünya Savaşından beri böyleydi). Şüphesiz bu, dünya tarihinin istisnai devirlerden biriydi ve sürdürülebilirliği de son derece zordu. Nitekim 2008 Mortgage krizi, kapitalizmin bu formunun iflasına dair ilk güçlü sinyallerden biri oldu ve onu peş peşe başka sinyaller takip etti.

Son yıllarda yaşananlar; Rusya’nın tekrar siyasi ve askeri, Çin’in ise -onun için de “tekrar” diyebiliriz- ekonomik ve endüstriyel bir kutup olarak ortaya çıkması ve bölgesel aktörlerin nüfuz alanlarını genişletmeleri bu “sınırsızca küresel” rüyanın sona ermesinin mukadder olduğunu gösterdi. Bu durumla ilgili en çarpıcı açıklama/itiraf ABD başkan yardımcısı Vance’den geldi. Ona göre globalleşme, beklenmedik şekilde “Batı’nın aleyhine, Çin’in lehine döndü”. Pandemi de aynı hakikati, bu sefer kafalara vura vura ilan etti.

Küresel üretim sisteminin giderek Çin merkezli bir karaktere bürünmesi, her ne kadar Çin bu kaygının oluşmaması için dikkatli hareket etse de, Batılı ülkeler için siyasi bir tehdit olarak algılanmaya başladı. Önceki yıllarda Uzakdoğu’nun yükselen yıldızları (Japonya, G. Kore) askeri ve siyasi olarak ehlileştirilmiş devletlerdi. O yüzden endişeye mahal yoktu. Çin ise tam tersine “öngörülemez” bir güç.

Artık yeni bir slogan sadece ABD’de değil dünyanın dört bir yanında dalgalanıyordu. “Make America great again”, aslında Batılı tüm ülkelerin zihninden geçen bir “make manufacturing great again!” çağrısıdır.

Yeni modeller tasarlanıyor

Şu an başta ABD, AB ve İngiltere olmak üzere batılı ülkeler üretimi tekrar topraklarına döndürmek için hummalı bir arayış içinde. Bu ülkeleri S. Arabistan, BAE gibi mali olarak güçlü ancak endüstriyel olarak zayıf ülkeler de takip ediyor. Herkes, nasıl bir model ortaya çıkacağını merak ediyor.

Kanaatimce, bir ülkenin tek başına kendi kendine yetebilme ihtimali çok zayıf. Bu sebeple Çin’in ana tedarikçi olduğu bir küresel üretim sisteminin devamı yerine “simbiyotik sanayi havzaları” olarak adlandırılabilecek yeni yapıların oluşacağını düşünüyorum. Yani bu kavramdan; ar-ge kapasitesi, ticarileştirme yetkinliği, hammadde, uygun nitelikte ve maliyette emek, enerji, üretim bilgisi/araçları ve pazardan oluşan zincirin dar bir coğrafyada tamamlanmasını kastediyorum.

Söz konusu havzaların aslında bir ağ karakteri sergilediğini söyleyebiliriz. Ağ teorisine göre ağların en önemli özelliği belli düğümlere sahip olması ve bu düğümler arasında ilişkilerin bulunmasıdır. Bu ağdaki düğümler de sanayi için yukarıdaki kaynakları temin edecek ülkeler veya bölgelerdir. Aradaki ilişkiler ise doğrudan yatırım, işgücü temini, ar-ge hizmeti, fason imalat, distribütörlük, enerji alışverişi gibi formlar alabilecektir.

Bu durumda zincirin her bir halkasındaki avantajlara göre ülkeler, kendilerini tamamlayıcı nitelikte, yakın bölgelerden “bölgesel sanayi müttefiki” olarak adlandırdığım ülkelerle ittifaklara ihtiyaç duyacak. Bu modelin kısmi örneklerini geçmişte bazı bölgelerde gördük. Mesela Avrupa-Türkiye, Almanya-Polonya, ABD-Meksika, Gelişmiş Uzakdoğu ülkeleri-Vietnam arasındaki sanayi ve üretim ilişkileri bazı yönleriyle bu modele örnek olarak zikredilebilir.

Türkiye’ye gelelim…

Dünyada bu dönüşüm olurken bizde neler yaşanmış biraz da ona bakalım. Son 50 yılda çabalarımızın yoğunlaştığını göz önünde bulundurarak bu yolculukta iki temel patikanın öne çıktığını söyleyebiliriz. Bunlardan biri, Kıbrıs Barış Harekatı’yla başlayan süreçteki mahrumiyetlerin tetiklediği savunma sanayi patikasıdır. Diğeri de soğuk savaşla birlikte Avrupa ile girdiğimiz sanayi ittifakı patikasıdır. BM ve NATO’ya dahil olmamız sonucunda Batı’nın siyasi müttefiki olarak ucuz emek gücümüz ve girişimci dinamizmimiz ile özellikle Avrupa için bir sanayi müttefikine dönüştük. Tekstil, otomotiv gibi sektörlerin lokomotifliğinde bu süreç 50 yıl boyunca yoğun bir şekilde devam etti.

2000’li yıllarla birlikte dış politikamızdaki değişimin ve bu iki patikadaki yolculukta güçlenen kaslarımızın da yardımıyla pazarımız, farklı kıtaları ve bölgeleri kuşatarak çeşitlendi.

Sanayi kapasitemizi bir mimariye benzetebiliriz. Bilindiği gibi mimarilerin taşıyıcı sütunları vardır.  Bugüne kadar sanayi mimarimizin oldukça güçlendiğini söyleyebiliriz. Bu yapının güçlü olmasını sağlayan sütunlardan en önemlileri yukarıda belirttiğim gibi maliyet avantajı, Avrupa’ya yakınlık, girişimcilik dinamizmi ve savunma sanayini yerlileştirme motivasyonudur. Bunun dışında birçok sütun sayabiliriz (mühendislik kabiliyeti, genç nüfus, İstanbul avantajı, yakın coğrafyayla kültürel yakınlıklar, jeopolitik avantajlar, turizm cazibesi vb.) ancak yukarıda saydıklarım şimdiye kadarki mimarimizin şekillenmesinde başat rol oynadı.

Pandemi yıllarında bazı sütunların güçlenmesi, bazılarınınsa zayıflaması

Pandemiyle birlikte ilginç gelişmeler oldu. Yukarıda bahsettiğimiz süreçte kazandığımız kabiliyetler bizi özellikle bölge için “belli ölçüde” aranan tedarik merkezine dönüştürdü. Şu rakamlar durumun çarpıcılığını yeterince yansıtıyor: 2019 ve 2020’de 160 milyar dolar civarında gezinen ihracatımız 2 yılda %50 artmış ve 2022’de 240 milyar dolara çıkmıştı. Bu büyük bir başarı hikayesiydi ancak madalyonların hep bir yüzleri daha vardır.

Hızlı bir şekilde büyümemize karşılık eldeki “erişilebilir insan kaynağı”, artan üretim kapasitesini karşılayamadı. Uygun mavi yaka ve beyaz yaka bulunamadı ve işçilik maliyetleri de giderek arttı. Bunun yanında aynı yıllarda turist sayısında büyük artış oldu ve uygun krediye ulaşımın getirdiği likidite bolluğuyla iç talep yükseldi. Tüm bu faktörler doların henüz sabit olmadığı dönemde dahi emeğin üzerindeki talep baskısında ani bir sıçrama yarattı. Ücretler her yıl enflasyonun üzerinde yükseldi.

Başta doların ani yükselişi nedeniyle fark etmediğimiz rekabetçilik kaybı, doların artışı dizginlenince sert bir şekilde hissedilmeye başladı. Enflasyonla mücadele sebebiyle sanayicinin finansman maliyetinin yükselmesi de bu sürece eklenince bizim sanayi mimarimizin maliyet avantajı sütunu çatırdamaya başladı.

Bundan ilk etkilenen de hikayenin başlangıç yıllarında -özellikle 80-90’lı yıllarda- maliyet avantajı sebebiyle Avrupa için cazip bir kaynak haline gelen tekstil sektörümüz oldu. Bunu, işgücü maliyeti avantajından yararlanan diğer sektörler de takip etti. Doğrudan iş gücüne dayanmayan ve katma değeri yüksek olan sektörlerin ise bu süreçten çok olumsuz etkilenmediklerini hatta bazısının da büyümeye devam ettiğini görüyoruz (bu yılın ilk 8 ayında önceki yılın aynı dönemine göre yüksek teknoloji ihracatı %17, orta yüksek teknoloji ihracatı %10 arttı).

Buradan nasıl çıkabiliriz?

Öncelikle Türkiye’de artan üniversite mezuniyet oranı (2024’te 25-34 yaş arası üniversite mezuniyetinin oranı %45’e çıktı) ve GSYİH’nın geldiği düzey sebebiyle işgücü maliyetindeki bu yükselişin geçici olmadığını kabul etmek gerekir.

Peki bu durumda ne yapılabilir? Burada, yukarıda çizdiğim çerçeveyi Türkiye için özelleştirmeyi önereceğim. Öncelikle nasıl bir simbiyotik sanayi havzası kurabileceğimiz üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Yukarıda tanımladığım zinciri göz önünde bulundurarak eksiklerimizin neler olduğunu tespitle işe başlamak lazım. (Örneğin; daha düşük maliyette iş gücü, hedef pazarlarla irtibatlı bir ticari kabiliyet, teknik personel, hammadde, enerji vb.) Bu eksikliklere göre de yakın bölgeden hangi ülkeler veya bölgelerle bölgesel sanayi ittifakları kurabileceğimizin imkanlarını yoklamalıyız.

Maliyet avantajımızdaki kaybın telafisi için ben Suriye’nin önemli bir “bölgesel sanayi müttefiki” adayı olduğunu düşünüyorum. Altyapısı ve sanayisi yeni baştan kurulacak bir ülke. Bu süreçte oradaki sanayi yapısının sıfırdan bizimle optimum kazan-kazan ilişkisine göre şekillenmesi bu aşamada çok önemli. Bu bağlamda daha önce de bazı küçük ölçekli denemelerimiz olduğunu (örneğin Suriye’nin kuzeyindeki askerlerimizin bulunduğu bölgede ve özellikle ayakkabı sektöründe) göz önünde bulundurarak bu tecrübelerden faydalanmalıyız.

Suriye’de ülkemizi ve dilimizi bilen milyonlarca insanın varlığı bu noktada çok önemli bir avantaj. Suriyelilerin, bölgedeki diğer ülkeler içinde çalışkanlıkları, ticari başarıları ile bilinmeleri de bu ittifakın başarısı için önemli bir sinyal. Jeopolitik konumu da lojistik açıdan oldukça faydalı. Geçmişte kurulan Antep-Halep hattı gibi ekonomik güzergahlar bu bağlamda gerekli dersler çıkarılarak daha sofistike şekilde kurulabilir.

Bölgenin henüz siyasi stabilitesini kazanmadığını ve beklememiz gerektiğini düşünenler olabilir. Ben aynı düşüncede değilim, aksine siyasi stabilitenin oluşmasında da ekonomik açılımların rolü olacaktır. Unutmayalım ki İdlib’teki yönetimin kısa sürede Suriye’de hakim hale gelmesi ve ciddi bir halk direnişiyle karşılaşmamasının bir sebebi de ülkenin diğer bölgelerine nazaran İdlib’teki insanların sahip olduğu ekonomik imkanlardı.

Doğru bölgelerde başlatılacak hızlı sanayileşme hem ekonomik rehabilitasyonun hem de siyasi istikrarın kazanımında önemli bir role sahip olacaktır. Elbette riskli bölgelerde büyük yatırımlarla başlanmaması gerekir. Güvenli bölgelerde düşük riskli yatırımlarla başlanabilir. Kademeli olarak da bu yatırımların kapasitesi ve niteliği artırılabilir.

Suriye’yle başlattığım örnekleri çoğaltmak mümkün. Her ülkenin sahip olduğu avantaja göre ilişkinin mahiyeti değişecektir. Zengezur koridorunun getirdiği yeni imkanlarla birlikte Azerbeycan’la yeni sanayi ilişkileri tanımlanabilir. Yine Katar, Mısır, Libya, Fas, Irak, Suudi Arabistan, Bulgaristan, Macaristan, Gürcistan gibi ülkeler de bu havzanın paydaşlığında yeni roller üstlenebilirler.

Bu ittifakların eşitler arasında olması ve karşılıklı menfaatlere dayanması son derece önemli. Zira bölgenin farklı güçler tarafından suistimale dair hafızası çok canlı. Bu doğrultuda kullanılan dilin de özenle seçilmesi gerekiyor (devlet yetkililerinin dışında bölgeyle ilişki kuracak sanayicilerin de bu dile iştirak etmesi lazım).

Sonuç olarak 300 yıldır ilk defa kapitalizmdeki global bir dönüşüme kısmen avantajlı girdiğimizi görüyoruz. Bazı sütunlarımız çok sağlam iken bazıları da çatırdıyor. Eğer hızlı önlem alınmazsa bu çatırdama bir iki sütuna daha sıçrayabilir. Bu da yılların birikiminde ciddi kayıplara sebep olabilir.

Cumhuriyetin ikinci yüz yılında hürriyetimizi korumak ve yükseltmek için hem stratejileri doğru kurmalı hem de elimizi çabuk tutmalıyız.

Hizmetlerimiz hakkında bilgi almak için aşağıdaki formu doldurarak bizimle iletişime geçebilirsiniz.

Share This