1848’de Karl Marx ve Friedrich Engels’in kaleme aldığı Komünist Manifesto’dan etkilenen kitleler 1917’de Bolşevik Devrimi’ni gerçekleştirdiler ve kurdukları Sovyetler Birliği’nin yönetim ve politikalarını belirlerken bu manifestodan ilham aldılar. Bugünlerde ise Palantir Technologies adlı Amerikan yapay zekâ şirketinin X hesabında paylaştığı manifesto büyük gürültü kopardı. Metin aslında yeni bir şey söylemiyor. Çünkü yapılan paylaşım, şirketin CEO’su Alex Karp ve Nicholas Zamiska’nın yazdığı The Technological Republic: Hard Power, Soft Belief and The Future of The West kitabının temel fikirlerinin sıralanmasından ibaret. Asıl şaşırtıcı olan bu paylaşımın içeriği değil. Şaşırtıcı olan; uzun süredir, belki de ilk kez, bir şirketin resmi hesabından ülkesi ve devleti için yön tayin edecek bu düzeyde ideolojik, felsefi ve siyasi bir metin yayımlamasıydı.
Devletin ve ideolojinin, hâkim sınıfın (burjuvazi) maddi çıkarlarını koruyan yapılar olduğunu öne süren Marx’ın kendisi bile, yaşasaydı, bir şirketin böyle bir metni bu kadar aleni bir şekilde paylaşmasına şaşırabilirdi. Eski büyük sermayedarların perde arkasında yaptığını bugünün tekno-burjuvası artık saklamaya ihtiyaç duymuyor. Bu sebeple içeriğinden bağımsız olarak paylaşımın kendisi, yeni dönemin sermaye-teknoloji-devlet-ideoloji ilişkisini göstermesi bakımından son derece çarpıcı.
İş dünyasının çıkarlarını korumak için mikrofonu eline alan iş adamlarına alışkınız. Hele de Amerika tipi kapitalist ekonomilerde bunu kimse yadırgamaz. Hatta her sınıfın kendi çıkarını korumaya odaklanması, sistemin sıhhatinin emaresi olarak görülür. Ancak bu sefer, şaşırtıcı şekilde, Silikon Vadisi’nde bayraklaştırılmasına alışık olduğumuz liberalliği ve küreselliği zerrece umursamayan bir “milli burjuvazi” grubuyla karşı karşıyayız. Kendi çıkarı yerine ülkesinin derdiyle dertlendiğini, ana motivasyonunun kar maksimizasyonu olmadığını, büyük hikayeleri ülkesi için hayata geçirmeye çalıştığını iddia eden bir sınıfın kaleme aldığı bir metin var önümüzde.
Peki kim bu sınıf, ne söylüyorlar ve söylediklerini neden ciddiye alalım?
Palantir Kim?
“Söyleyene değil, söyletene bak!” sözünün aksine bu vakada asıl “söyleyen”e bakmamız gerekiyor. Çünkü söyleyenlerin kimlikleri metni daha çok izah ediyor:
Yüzüklerin Efendisi serisindeki, her şeyi gören küreden esinlenerek ismi verilmiş olan ve bugün piyasa değeri 350 milyar dolara yaklaşan Palantir şirketinin ticari olarak iki önemli özelliği var. Birincisi; ABD ordusunun en önemli yapay zekâ tedarikçisi olması (İran savaşında bu kadar fazla bombanın kısa bir sürede kullanılmasını mümkün kılan ve daha ziyade hedef tespitini kolaylaştıran Maven isimli teknolojiyi geliştiriyor). İkincisi de ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Teşkilatına sağladığı Büyük Veri (Big Data) hizmeti. Şirket ayrıca bu sayede dünyanın en geniş kişisel veri havuzuna sahip şirketlerden biri oluyor!
Şirket üst yönetiminin bağlantıları da oldukça ilginç. Kurucular içinde en çok öne çıkan kişi, Silikon Vadisi’nin, aykırı görüşleriyle bilinen, önemli patronlarından Peter Thiel. Şirketin ilk yatırımcıları arasında CIA tarafından kurulan In-Q-Tel (IQT) fonu da var. Thiel, aynı zamanda PayPal’in de kurucusu. Daha sonra Elon Musk’la ortak oluyor. Ardından PayPal’i eBay’a 1,5 milyar dolar değerle satıyor. PayPal’in satışı Silikon Vadisi’nin tarihinde önemli kırılma noktalarından biri oluyor. Cepleri parayla dolan eski ortaklar, yeni girişimler ve VC (girişim sermayesi) şirketleri kurmaya yöneliyorlar. Bugün bildiğimiz mega dijital şirketlerin azımsanmayacak bir kısmı bu grubun kurduğu şirketler. Elon Musk’ın yolculuğu biliniyor zaten. Diğer ortak Reid Hoffman ise LinkedIn’i kuruyor. Diğer 3 ortak YouTube’u kuruyor.
Peter Thiel ise o dönem Palantir ile birlikte Thiel Capital’i kuruyor. Bu fonun başına da ileriki yıllarda, özel hayatında da çok yakını olan ve dünyanın en büyük varlık fonu BlackRock’ın eski başkan yardımcısı Matt Danzeisen’i getirecektir.
Thiel aynı zamanda Facebook’un (0,5 milyon dolar karşılığında Facebook’un %10’unun alınabildiği zamanlarda alıyor hissesini!) ve OpenAI’ın (başlangıçta yatırdığı 10 milyon doların, 1,4 milyara çıktığı söyleniyor) erken dönem melek yatırımcılarından. Anthropic’in yatırımlarında da kendisini şirketi Founders Fund üzerinden görüyoruz.
Palantir kurucusunun etkisi sadece Silikon Vadisi ile sınırlı değil. Bir diğer şirketi Mithril Capital’deki eski bir çalışanı bugün ABD başkan yardımcısı… Bu pozisyona hızlı yükselişinde Thiel büyük etkiye sahip. JD Vance’in erken gençlik yıllarından beri en büyük destekçilerinden biri. Vance, kendi girişim sermayesi şirketi Narya Capital’i 2019’da kurarken Thiel’in şirket isimlerini Yüzüklerin Efendisi eserinden devşirme geleneğini sürdürüyor. Thiel de fonun kuruluşu sırasında Vance’in 93 milyon dolar toplamasına yardım ediyor. İki yıl sonra Vance’i Trump’la tanıştıran da o. Böylece Vance önce Ohio’dan senatör, çok kısa süre sonra da ABD’nin en genç başkan yardımcılarından biri oluyor. Netflix’te etkileyici bir film var: Fakir Amerikan dağ taşrasından çıkıp hem Yale’de hukuk okuyan hem de bağımlı annesini kurtararak “aile”ye sahip çıkan Vance’in hikayesi!
Görüldüğü üzere Palantir sıradan bir Silikon Vadisi şirketi değil. Yapay zeka ve sosyal medya devlerinin dahil olduğu dünyanın en etkili teknoloji ağının merkezinde duruyor. Buna Amerikan siyasetinin en yüksek makamlarıyla olan derin bağlantılar eklendiğinde manifestonun önemi daha da belirginleşiyor.
Manifestonun Tefsiri
“Söyleyen”i tanıdıktan sonra söyleneni daha iyi anlamak için manifestonun 22 maddesini birleştirerek biraz da yorumlayalım. Böylece son dönemdeki gelişmelerle paralellikler kurarak daha anlaşılır kılmaya çalışalım:
– Silikon Vadisi’nin mühendis elitinin, ülke savunmasında, kalkınmasında ve şiddetle mücadelede aktif rol alarak vatana borcunu ödemesi gerekiyor. Sadece bedava mail hizmeti gibi küçük lütuflarda bulunmaları yetmez. Dolayısıyla tüketim çılgınlığından ve para kazanmaktan başka derdi olmayan aplikasyon tiranlığına karşı isyan etmeliyiz (burada gelişmeyi sınırlayıcı “tiranlığa” örnek olarak iPhone verilse de hedefe konan bir diğer şirket, Google!). Ülkeye büyük atılımlar getirecek teknolojiler için piyasanın yetersiz kaldığı alanlarda Elon Musk gibi büyük hayaller kuran kahramanların çabaları takdir edilmeli. (Söz konusu grup teknoloji geliştirme ve yaygınlaştırma faaliyetini salt ticari aktivite olarak görmüyor; bu faaliyetlerin belli bir inanca hizmet etmesi ve “manevi” bir ajandasının olması gerektiğini düşünüyor).
– ABD sadece yumuşak güç ve ahlaki retorikle artık yol alamaz, sert gücü (hard power) seferber etmelidir. Bunun da kalbi artık atom teknolojisinden değil, yazılım ve yapay zekadan geçiyor. O yüzden bir an önce savunma sanayine yönelik yazılımlara odaklanmalıyız. Bunu yaparken rakiplerimiz etik sorgulamalara girmeyecektir. Biz de etik tartışmalarla vakit kaybetmemeliyiz. Askerler bizden ne istiyorsa bir an önce yapmalıyız. (Sanırım son dönemde ABD’nin uluslararası siyasi söylemlerinin farklılaşmasını en iyi izah eden paragraf bu. Aynı zamanda bir hukukçu olan Vance’in yapay zekaya dair etik tartışmaların ve regülasyonların, teknolojinin gelişimini engelleyeceğini Avrupa’da dillendirmesini hatırlayalım!).
– Savunma ve savaş artık sadece gönüllülüğe dayalı bir faaliyet olarak kalamaz; tüm ulus bu çalışmalarda yer almalı. Buna karşılık devlet de küçülmeli. Devletin görevlerinin bir kısmını şirketler ve ulusun geri kalanı üstlenmeli. (İkinci Trump döneminin başında Elon Musk’a kamuda verimliliği artırıp devleti küçültecek bir süper pozisyon biçilmiş ancak bu proje kişisel anlaşmazlıklar sebebiyle rafa kaldırılmıştı).
– Kendini kamusal hayata adayanlara karşı daha hoşgörülü olmalıyız. Özel hayatlarını afişe etmemeliyiz. Yoksa ileride siyasi hırstan başka sermayesi olmayan liyakatsiz bir yönetici sınıfıyla baş başa kalabiliriz. Kamusal hayatta temkinlilikle değil, yanlış yapma cesareti göstererek geleceği kurtarabiliriz. (Thiel’in özel hayatıyla ilgili tercihlerini afişe eden medya grubunun batmasında etkili olduğuna dair haberler akla geliyor).
– ABD hem ilerici değerleri dünyaya hâkim kılması hem de fırsat eşitliğine her türlü imkanı tanıması ve dünyayı büyük savaşlardan uzun süre koruması sebebiyle tarihte müstesna bir konumdadır. Tüm kültürlerin eşit olduğuna dair yeni dogma; belirli kültürlerin harikalar yarattığı, diğerlerinin ise vasat, hatta daha da kötüsü, gerici ve zararlı olduğu gerçeğinin üstünü örtüyor. Boş ve anlamsız bir çoğulculuğun sığ cazibesine karşı koymalıyız. Bizler, Amerika’da ve daha geniş anlamda Batı’da, son elli yıldır “kapsayıcılık” adına ulusal kültürleri ihmal ettik. (Batı-merkezli kültürel üstünlüğe dair bu söylemlerin yeniden doğuşu, son yıllarda Avrupa’da yükselişte olan yeni milliyetçilik ve aşırı sağ akımlarıyla paralel rüzgarlar estiriyor. Ayrıca ABD’deki göçmen meselesi de buna eklenebilir. Eşitlik, çoğulculuk, evrensel insan hakları gibi kavramlar bu bakışa göre, tarihin kavram mezarlığına defnedilmeli!)
– Dini inanca karşı tahammülsüzlükle mücadele edilmeli. Elitlerin (daha çok Demokrat elitler kastediliyor) dini inanca karşı tahammülsüz olması; iddia ettikleri kadar açık fikirli bir entelektüel hareket olmadıklarının en belirgin işaretlerinden biridir. (Başta Peter Thiel olmak üzere grubun dini inançlara düşkünlüğü biliniyor. Vaazlar, okuma grupları, deccal söylemleri üzerinden felsefi temelli bir Hıristiyanlık yorumunu benimsiyorlar. Dini küçümseyen grupların da çevre sorunları vb. “evrensel” değerler üzerinden şeytani bir küresel dünya devleti kurmaya çalıştığını düşünüyorlar).
– Toplumun siyasetle ilişkisinin “psikolojize edilmesi” yani siyasetin bir terapi seansı olarak görülmesi, siyasetçileri rasyonel davranmak yerine kitlelerin duygularına hitap etmek zorunda bırakıyor. Aynı şekilde ülkemizin düşmanlarının çöküşünden sadece zevk almak da bu çöküşün maliyetlerinin hesabını doğru yapmayı ve kendi kararlarımızı makul çerçevede vermeyi engelliyor. Bu sebeple hem iç hem de dış siyasette duygusallık terk edilmeli. (Seçimlerde oy oranını etkileyen kitlesel duygular siyasetçilerin, gerekli olmasına rağmen, kitlelerin tepkisini çekecek kararları almasını zorlaştırıyor. Bu durum, örneğin, kişisel verilerin yapay zekâ tarafından özgürce kullanılmasını ve bireylerin detaylı şekilde dijital gözetime tabi tutulmasını engelliyor. Benzer kaygılar, dışarıda da Rusya gibi ülkelerle ittifak kurmayı zorlaştırıyor).
– Almanya ve Japonya’nın silahsızlandırılması terk edilmelidir. Özellikle Japonya’nın ordusunun olmaması Asya Pasifik’te asimetrik bir güç dengesine sebep oluyor. (Bu madde bir taraftan Avrupa’nın savunmasını ABD’nin üstlenmemesi yönünde son dönemde gördüğümüz söylemlerle paralellik arz ederken diğer taraftan Çin’i çevrelemede sadece Amerikan askeri varlığına yaslanılmaması gerektiğine dair görüşü destekliyor).
Metin, pergelin bir ayağını teknolojiye (bilhassa yapay zekâya) yaslıyor ama sadece bilim ve teknoloji politikalarıyla ilgili söz söylemekle yetinmeyip pergelin diğer ayağının açısını çok geniş tutuyor. Böylece ABD’nin dışişleri politikasından başlayıp tekno-kapitalist burjuvanın ve sıradan bireyin dünya görüşünün ne olması gerektiğini vazeden bir metin karşımıza çıkıyor.
Şimdi Sorulması Gereken Sorular
Peki bu metni; sadece savunma sanayine ve devletin gözetim aygıtına iş yapmaya çalışan bir şirketin, ARR’ını (yıllık tekrarlayan geliri) ve şirket piyasa değerini artırmak için önündeki engellerin (yapay zekaya dair etik kaygılar, fiziksel silahlanma yarışı vb.) kök salamayacağı bir zemin yaratma çabası mı yoksa gerçekten ABD’nin yeni yöneliminin şifreleri olarak mı okumalıyız?
Ben iki temel gerekçeye dayanarak ikinci ihtimalin daha yüksek olduğunu düşünüyorum: 1. Dünyada esen rüzgarların bu metni arkalaması. 2. Silikon Vadisi elitlerinin internet devrimiyle beraber asimetrik bir güç birikimine erişmesi. Tarih göstermiştir ki bu kadar güç bir yere toplanıp uzun süre varlığını koruyunca devletlerin istikameti de genelde bu güce göre şekillenmeye başlıyor.
II. Dünya Savaşından sonra ABD’nin o dönem geliştirdiği politika dünyayı şekillendirmişti. Bugün bu metinde silueti seçilen politikanın devam etmesi durumunda dünyanın geri kalanının nasıl etkileneceğini ise ayrı bir bahis. Bu noktada daha önce kaleme aldığım ve bölgesel olarak birbirine yakın olup çeşitli avantajlarıyla birbirini tamamlayan ülkelerin oluşturacağı ittifakların oluşturduğu Simbiyotik Sanayi Havzalarına dair arayışların öne çıkacağını düşünüyorum. Seyrin nasıl olacağını ise hep beraber göreceğiz.
Yazının akışı üç önemli sorunun cevaplanmasını zorunlu kılıyor:
1. Kendilerinin üstün olduğunu, etik tartışmaların, çevresel kaygıların ve regülasyonların teknoloji geliştirmede bir bariyer olmaktan çıkarılmasının lazım geldiğini ve ticari faaliyetlerin, ABD’nin güvenliği ve siyasi gücü için seferber edilmesi gerektiğini düşünen bu kişiler, bizim ticari sandığımız uygulamaları hangi amaçlarla kullanıyorlar?
2. Eğer II. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın düzenini sağlamak için inşa edilmiş kurumların fişi, kurucusunun eliyle çekiliyorsa bundan sonra Yapay Zekâ Egemenliği konusunda zayıf toplumların hakkını koruyacak uluslararası adalet nasıl sağlanacak? (Bu aslında cevap bekleyen bir soru değil, durumun vahametini anlatmak için listeye dahil edildi!)
3. Neoliberalizmin bitişi, yeni milliyetçilik, ulusal seferberlik, devletin küçülmesi, yapay zekaya dayalı silahlanma, yapay zekâ egemenliği savaşları gibi gelişmelere gebe olan bu tekno-medeniyet çağına biz hazır mıyız?
Evet oyun sertleşiyor ve anlaşılan bu hamur daha çok su kaldıracak, biz de bunları tartışmaya devam edeceğiz. Ancak kesin olan şu: Tüm dünya gibi biz de bu sorulara kafa yorup “Basra’nın harap olmasından sonra”ki güne uyanmadan bir an önce gerekeni yapmalıyız.