Alman sanayisinin yıllar içindeki gelişimi, sanayileşme yolculuğuna çıkan tüm ülkelerin önemsediği hikayelerden biridir. Tarihçiler genellikle bu hikayeleri; savaşlar, büyük kurumsal dönüşümler, ekonomik kırılmalar ve etkili olmuş figürler üzerinden okur. Dolayısıyla siyaset ve ekonomi (bazen de düşünce tarihi) temel odak alanlarıdır. Tarihi romanlar, hatıratlar, filmler/diziler ise bireylerin hayatından hareketle sokakta yaşanan gerçekliği yansıtır. Sokaktaki gerçeklik çok boyutludur: Kültürel, dini, ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel birçok dinamiği içinde barındırır. Siyaset ve ekonomideki gelişmelerin esas belirleyicisi de çoğu zaman bu çok katmanlı toplumsal yaşantılar, ruh halleri ve ilişkiler oluyor.
Berlin’de iki dünya savaşı arasındaki bir dönemin hikayesini anlatan Babylon Berlin dizisi bu çerçevede 20. Yüzyılın en önemli aktörlerinden biri olan Almanya’yı daha iyi anlamamıza imkan sağlıyor. Bu yazıda niyetim bir dizi/film eleştirisi yazmak değil (bu yüzden yazı spoiler da içrmiyor), diziden yola çıkarak uzun süredir bir sanayi devi olan Almanya’nın dününden hareketle bugünü ve yarını üzerinde biraz düşünmek!
Almanya’yı anlamak önemli çünkü Almanya’yı anlamak bir tarafıyla bugünü şekillendiren önceki yüzyılı anlamak, diğer tarafıyla da insan doğasıyla siyasetin, ekonominin ve sanatın ilişkisini analiz ederek bugünü ve geleceği daha iyi okumak demek.
Dizinin anlattığı 1920’li yıllar, savaş kaybetmiş Almanya’nın kabus yaşadığı bir dönemdir. Savaştan önceki kültürel canlılığını koruduğu ama siyasi ve ekonomik olarak uçurumdan aşağı sürüklendiği yıllardır. Dizinin ismindeki “Babylon” (Babil) tercihinin sebebi de bu. Çünkü İncil’de Babil şaşaalı bir dönemin ardından çürüyen bir şehir olarak anlatılıyor.
Önce dizinin anlattığı dönemin öncesine projeksiyonu çevirelim.
Almanya 1920’li yıllara nasıl geldi?
Ekonomik büyüme ve sömürgecilik yarışına diğer büyük Avrupa ülkelerinden daha geç katılan Almanya her arkadan geleni hızlıca yukarı taşıyan motivasyonun da yardımıyla 1800’lü yılların ortasından itibaren demir-çelik ve kimya sektöründe zirveye oynamaya başlayacaktır. Bu büyümenin ilk siyasi ateşleyicisi 1834’te dönemin parçalı Alman devletleri arasında kurulan gümrük birliği anlaşması Zollverein oluyor. Bundan 37 yıl sonra da Fransa’yı hezimete uğratan Prusya Başbakanı Bismarck, 1871 yılında Versay Sarayında Alman devletleri ve prensliklerinin birleşimiyle Alman İmparatorluğunun kurulduğunu ilan edecek ve kendisi ilk Alman Şansölyesi olacaktır. Bismarck’ın özellikle 1879’dan itibaren uyguladığı sanayi politikaları da Alman yükselişinin önemli lokomotiflerinden biri sayılır.
Bu siyasi gelişmelere paralel olarak özellikle Ruhr bölgesindeki zengin kömür ve demir cevheri rezervleri, 1830’lu yıllardan başlayarak çelik üretiminin ihtiyaç duyduğu enerjiyi ve hammaddeyi sağlayıp bölgeyi Avrupa’nın en önemli ağır sanayi merkezlerinden biri haline getiriyor.
Yine 1840’lı yıllardan itibaren bölgedeki üretimin diğer pazarlara ulaşması ve gümrük birliğinin daha etkin kılınması için demiryolu ağında yaşanan hızlı gelişmeyle ekonomik canlılık yüksek bir ivme kazanarak tüm Alman coğrafyasına yayılıyor (bizde de aynı yıllarda demiryolu ihaleleri Almanlara veriliyor). Yine aynı yıllarda Krupp ve Thyssen gibi dev Alman firmaları bu etkilerle birlikte Ruhr bölgesinde filizlenmeye başladı.

Diğer taraftan 1825’ten itibaren üniversitelerin de yardımıyla dünyada ilk defa kimya laboratuvarlarının -bu noktada Almanların üniversiteyi uygulamalı bilim merkezi olarak konumlandırışı da dikkate şayandır- Almanya’da yaygınlaşması da henüz rakiplerinin gelişmediği yeni bir sektörde onlara öncü olma fırsatı sunuyor. (O sırada tekstilin nimetlerinden yararlanan İngiltere’ye bu yeni yükselen sektör çok cazip gelmiyor ve treni kaçırıyor).
1840’larda kimyasal gübre icat ediliyor, 1850’lerde kömür katranından tekstil için sentetik boya imal edilmeye başlıyor ve Almanlar bu sektörleri dünyada ilk defa inşa edenler oluyor. 1860’larda BAYER, BASF gibi firmalar kuruluyor ve 1870’lerde doktoralı araştırmacı çalıştıran -üniversite-sanayi iş birliğinin öncüsü de olan- dünyanın ilk endüstriyel Ar-Ge merkezleri kuruluyor. 1909’da Haber-Bosch amonyak gübresini imal etmeye başlıyor ve küresel tarım sektörünü derin dönüştürüyor. Bu gelişmeler sonucunda 20. yy’ın başında dünya kimya üretiminin büyük kısmı artık Almanya tarafından yapılıyor.

Yine bu dönemde Almanya’da finans sisteminin sermaye piyasaları üzerinden değil de yatırımlara kredi veren bankacılık üzerinden gelişmesi, fabrikaların sayısının artması için gereken nakdi yakıtı sağlıyor.
Bu çok hızlı büyüme sayesinde Alman İmparatorluğunun idarecileri, müttefikleri Avusturya-Macaristan’ın Sırbistan’a açtığı savaşa dahil olarak I. Dünya Savaşına götürecek zincirleme reaksiyonu başlatmada bir beis görmüyor.
Savaşı kazanmaları durumunda dünyadaki sömürgelerin daha adil (!) bölüşülecek olması savaşta Almanlara önemli bir motivasyon sağlıyor. Galip çıkarlarsa sanayileştikleri ölçüde siyasi ve coğrafi büyüme elde edecek ve kendilerine güçleri nispetinde pastadan pay verilecektir! (Bu noktada durup bugün yine sanayileşmedeki ivmeyle dev bir güce dönüşmüş başka bir aktörün zihninde nelerin dolaşmaya başladığını hayal edelim!)
Tabii bu hayaller gerçekleşmiyor. Sonrası malum: Bizim de kaderimizi tayin eden büyük bir yenilgi… Almanlar ülkeleri işgale uğramasa bile -kaderin cilvesine bakın ki imparatorluklarını ilan ettikleri şehirde- Versay Antlaşmasıyla dünyanın cehenneme dönmesinin sorumluluğunu üstleniyor ve kesilen yüklü faturayı kabul ediyor. Sonrasında yaşanan karışıklıklar ve isyanlar sonucunda da İmparator II. Wilhelm yurt dışına kaçıyor. Akabinde İmparatorluk yıkılarak Cumhuriyet ilan ediliyor. Yeni cumhuriyet, Berlin’in güvenli olmayışı sebebiyle anayasa tartışmalarının yapıldığı yerin ismini alıyor: Weimar.
Weimar Cumhuriyetinde Bir Babil: Berlin
Babylon Berlin dizisi, savaşın faturasının ağır bir şekilde ödendiği bu kara dönemi, 1929’dan itibaren, anlatıyor. Bu yıllarda ekonomik sıkıntılar, işsizlik, açlık ve toplumsal sefalet kol geziyor. Kamuda ise yolsuzluk ve hizipleşme alıp başını gidiyor. Mafya önemli bir etki alanına kavuşuyor.
Toplumsal enkazın bir tarafında da I. Dünya Savaşında cephede yer almış eski askerler var. Bunlar, savaşın üstünden 10 yıl geçmiş olmasına rağmen gündelik hayatlarına hala tam uyum sağlayamayıp gerek ilaç kullanarak gerek psikolojik telkinler alarak travmalarıyla başa çıkmaya çalışıyor.
Tüm bu sıkıntılar yaşanırken Berlin içinde başka bir paralel evren varlık gösteriyor: Gece alemi! Kültürel faaliyetler, eğlenceler en gösterişli haliyle yaşanıyor. Berlin’de gece kulüpleri dolup taşıyor; legal, illegal her türlü sanat, eğlence ve hazzın zirvesi bu mekanlarda veya özel konutlarda tecrübe edilebiliyor. Bu sayede Berlin o yıllarda dünyanın önemli sanat ve eğlence merkezlerinden biri haline geliyor. (Güçlü ekonomik dönemlerinin ardından gerileyen şehirlerde bu kültürel canlılık ilginç bir örüntü. Osmanlı İstanbul’u için de ekonomisinin en çok gerilediği dönemde müziğinin zirveye çıktığı anlatılır. Bunların sebebi William Ogburn’dan borç alarak söylersek bir “kültürel gecikme” mi, kültürel yaratıcılığın kaostan beslenmesi mi yoksa başka şeyler mi? ayrıca tartışılmalı…).

Bu dönemde zaten ekonomik ve siyasi çürümeye karşı yükselmekte olan toplumsal öfke, varlıklı bir azınlığın sefahat içinde eğlenmesiyle kamçılanıyor. Ayrıca söz konusu öfke kabardığında toplum suçlu aramaya ve bir öteki yaratmaya başlıyor. Bu noktada kurbanlardan biri Yahudiler oluyor.
Söz konusu öfke iki taraftan uç veriyor: Birinci uçta, mevcut “sosyal demokrat” yönetim yapısından memnun olmayan; Versay Antlaşmasına baş eğmenin ulusal bir aşağılanma olduğunu, milliyetçiliğin hakim olduğu eski imparatorluk düzenine -en azından otoriter ve milliyetçi bir yönetim yapısına- dönülmesi gerektiğini düşünen ve bürokrasinin çeşitli kademelerinde -devlet başkanı dahil- kadrolaşan bir “paralel devlet” var.
Bu yapıya sermayenin bir kısmının da katıldığı anlaşılıyor. Özellikle Thyssen firmasının sahiplerine gönderme yapıldığı hissi uyandıran Nyssen ailesinin rolü, Alman sanayi elitlerinin bu kadroyla ilişkisini anlatıyor.
Öfkenin verdiği ikinci uç ise toplumsal zeminde filizleniyor. Öfkeli, yoksul ve bir kısmı savaşın travmasından henüz kurtulamamış kalabalıkların önünde yeni bir umut beliriyor: Karizmatik yeni bir liderin, Adolf Hitler’in, askeri olmak.
Hitler’in kendisi hiç gösterilmiyor ama portresinin asılı olduğu duvar sahneleriyle birlikte Nazi Almanya’sının doğuş hikayesi gözümüzde berraklaşıyor. Yine dizide sık sık beliren psikiyatrik tedavi sahneleriyle Nazizm’in aslında manipülasyona açık yaralı bir toplumun hipnozu neticesinde hakimiyeti ele geçirdiği fikri bize hissettiriliyor. Dizi hipnoz metaforunu bu kadar sık kullanarak, sanki, birçok otoriter yönetimde olduğu gibi Nazizm’de de görülen propaganda kapasitesinin psikolojik temellerini anlatmaya çalışıyor. Dönemin doğuşunu anlaşılır kıldığında da o döneme geçmeden dizi bitiyor.
Biz ise dizinin bıraktığı yerden Almanya’nın hikayesine devam edeceğiz.
Nazi Dönemi ve Tarihin Tekerrürüne Müsaade Etmeyen ABD
1933’te iktidara gelen Hitler kaosun ardından ülkeye hem istikrar hem yüksek bir motivasyon getiriyor ve Almanya çok kısa sürede tekrar canlanıyor. Üretim artıyor, altyapı yatırımları yapılıyor, işsizlik azalıyor. Bunları büyük kamu harcamaları, silah sanayinin gelişimi ve savaş ekonomisi üzerinden başarıyor. Bu sayede yine çok kısa sürede Almanya’yı Avrupa’nın en güçlü ordusu haline getiriyor.
Derken Almanya yine Dünya sisteminde kartların yeniden karılmasını ve gücü nispetinde bir pay almayı talep ediyor. Böylece II. Dünya Savaşını başlatıyor. Savaşta başta büyük başarılar elde ediyor. Öyle ki bir ara Avrupa’nın tamamına yakınını almasının an meselesi olduğu düşünülüyor. Bu sırada ABD devreye giriyor ve savaşın kaderini değiştiriyor (Geçenlerde Trump’ın Avrupalılara söylediği sözü hatırlayalım: “Biz olmasaydık hepiniz bugün Almanca konuşuyor olacaktınız!”). Almanlar hezimete uğruyor, Hitler intihar ediyor. Almanya Batı ve Doğu Almanya olarak ikiye bölünüyor. Batı Almanya ABD’nin, Doğu Almanya da Sovyetler Birliği’nin etki alanında kalıyor.
Tam tarih yeniden tekerrür edecek mi derken ABD bu sefer farklı bir politika izliyor. Savaşta yenilen Almanya’nın -ve Japonya’nın- tırnaklarını sökse de (askeri gücünü tırpanlıyor ve topraklarına ABD üslerini yerleştiriyor) Batı Almanya’nın komünizme kayması veya yeniden sertleşmesi ihtimalini bertaraf etmek için ekonomik olarak yeniden ayağa kalkmasına destek oluyor.
1950’den Bugüne: Ekonomik Mucize
Avrupa ekonomisini savaş sonrasında toparlamayı amaçlayan Marshall Planıyla Almanya eski beşeri sermayesini ve sanayi kültürünü de seferber ederek yeniden -üçüncü defa- bir sanayi devi olma yolculuğunu 1950’lerde başlatıyor. Avrupa’nın bu yıllarda aynı plan çerçevesinde toparlanması da Almanya’ya önemli bir pazar imkanı sunuyor. 20 yıl civarında süren bu dönem, Alman ekonomik mucize (Wirtschaftswunder) dönemi olarak adlandırılıyor. Bu yıllarda Volkswagen, Mercedes-Benz, Siemens, BASF gibi firmalar küresel devlere dönüşüyor.

1960’lara gelindiğinde Almanya’nın kendi beşeri sermayesi bu büyümeyi beslemeye yetmeyecek ve bu açığını dost ve çalışkan milletlerden tedarik etmeye çalışacaktır. Bu noktada I. Dünya Savaşındaki ortağımızın hikayesine biz yeniden dahil oluyoruz ve 1961 yılında imzalanan Alman-Türk İşgücü Alım Anlaşmasıyla Türkiye’den göç başlıyor. 1970’li yıllara gelindiğinde, bir süre kalıp geri gitmesi beklenen işçilerin kalıcı olduğu gerçeğiyle yüzleşiliyor. 1973 Petrol Krizinde ülke ekonomik olarak sarsılıyor, bu sırada göçmen işçi alımı durduruluyor.
1980’lerde işler tekrar düzeliyor. Almanya artık eskisi gibi kömür-çelik sektöründe liderliği sürdürmek yerine makine, otomasyon, yüksek teknoloji ve otomotivde bir dünya devi haline geliyor. 1990’da Sovyet Bloğunun çökmeye başlamasıyla Batı Almanya-Doğu Almanya birleşiyor. Bu birleşme başta Almanya’ya büyük maliyetler getiriyor. İşsizlik yükseliyor, kamu harcamaları artıyor… Bu yıllarda ekonomik sıkıntıların faturası Almanya’nın yeni ötekisine, Türk göçmenlere, kesiliyor. Göçmen karşıtlığının yükselmesi ve aşırı sağın güç kazanmasına bağlı olarak birçok olay yaşanıyor. 1992 ve 1993’te Türklerin yaşadığı birçok ev kundaklanıyor.
2000’lerin başında Almanya siparişi bol, yeni bir “premium” müşteriyle daha fazla çalışmaya başlıyor: Sanayisi hızlı bir büyüme eğilimi gösteren Çin’in makine ve bazı ara mamul ihtiyaçları Almanya’dan tedarik ediliyor. Yine ceplerine para girmeye başlayan Çinlilerin otomotiv ihtiyacının bir bölümü de Almanya’dan karşılanıyor. Bu sayede 2010’lu yıllara kadar Alman sanayisi başta otomotiv, makine ve aksamı ile kimya olmak üzere birçok sektörde kaliteli üretimiyle dünyanın sanayide lider ülkelerinden biri olmayı sürdürüyor.
Bu büyüme toplumsal refaha da yansıyor. Bugün dahi devam eden işsizlik maaşı ve farklı sosyal yardım mekanizmalarıyla sanayinin ürettiği katma değerden elde edilen vergiler halkın yaşam kalitesini artırmaya harcanıyor. Böylece Almanya hem sanayi başarısı sağlayan hem de bu başarıyı toplumsal tabana yayabilen model ülkelerden biri haline geliyor.
Babilleşme Emareleri mi?
Alman ekonomisi, bu mutlu tabloya tehdit oluşturacak şekilde; 2010’lu yıllardan itibaren içten içe, 2020’den itibaren ise açıktan alarm zilleri çalmaya başladı. 2010’lu yıllarda bazı rakiplerinin başardığı dijital dönüşümü başaramayıp yapay zeka yarışında ve bu yılların trendi olan yeni teknoloji şirketi çıkarmada geri kaldı.
2020’den itibaren ise Çin, Almanya’nın en güçlü olduğu üç sektörde ona meydan okumaya başladı. Eski “kalitesiz ama ucuz” algısı, yerini “her kalitede her fiyatta” imajına bıraktı. Bu sayede “müşteri”den “rakip”e evrildi. Elektrikli otomobiller, yenilenebilir enerji gibi yeni yükselen sektörlerde de liderliği eline aldı.
Çin’in bu hakimiyeti Alman imalat istatistiklerine de yansımaya başladı. Almanya’nın tarihsel liderliğe sahip olduğu kimya sektöründe 2017 yılına göre üretim 2025 yılında %29 daraldı. Otomotiv sektöründe de aynı yıla göre düşüş %26. Makine sektöründeki düşüşün oranı %11. İmalatın toplamında da ciddi bir daralma var: %14.
Tek sorun teknolojide geri kalmak ve Çin’e pazar kaybetmek olarak da görünmüyor: Nüfusun yaşlanması, bürokrasinin hantallığı, işsizliğin artması, yükselen enerji maliyetleri, şirket karlılıklarının düşmesine bağlı olarak vergi gelirlerinin düşmesi, akabinde sosyal yardımların kamu maliyesi üzerinde oluşturduğu yükün daha görünür hale gelmesi…
Uzayan bu liste, toplumsal öfkeyi mayalıyor. Ve daha önceki örneklerde gördüğümüz gibi aşırı sağın yeniden yükselmesine sebep oluyor. AFD’nin kamuoyu araştırmalarında son oyu %25 bandını aştı ve muhtemelen gelecek seçimlerde birinci parti koltuğuna oturup hükümette söz sahibi olacak.
Refah devletinin sunduğu güvencelerle toplumsal barışını uzun yıllar korumayı başaran Almanya’da, orta sınıf ilk kez harcanabilir gelirini, iş güvencesini ve en önemlisi geleceğe dair statüsünü kaybetme korkusu yaşıyor. Bu durumda okların yeniden göçmenlere çevrileceğini öngörmek de çok zor olmasa gerek. Her ne kadar yaşlanan nüfusa karşılık göçmenler önemli bir panzehir olsa da toplumsal öfkenin bu tür rasyonellikleri hiçe sayacağını ve bindiği dalı keseceğini tahmin etmek için bu yazıdaki tarih bilgisi bile yetiyor.
Almanların dillere destan disiplini, mesai saatine gösterdikleri titizlik bakalım yeni dönemde işlerine ne kadar yarayacak? Yine hırslı ve genç bir nüfusa sahip olmamaları, sosyoekonomik katlar arasında yükselme motivasyonunun azlığı, göçmenlere karşı yükselen tepkilerin varlığı ve tüm bunların küresel teknoloji ve ekonominin alt üst olduğu bir dönemde gerçekleşmesi geleceği nasıl şekillendirecek?
Bir süre önce Berlin’e olan seyahatimde start-up’ların olduğu bir kuluçka merkezine uğradım. Ulusal yarışmada seçilmiş 30-40 civarında yapay zeka start-up’ının bulunduğu bir yer. (Seçilen start-up’ların üçte ikisine yakının da göçmen olduğunu öğrendim). Çok şey anlatan çarpıcı sahnelerden biri şuydu: Vardığımızda saat 6 civarıydı ve binada tek bir kişi bile yoktu.
Yazının başında da söylediğim gibi sokakta yaşananlar uzun vadede hem ekonomiyi hem de siyaseti belirliyor. Bakalım hem makro veriler hem de sokakta bu olup bitenler Berlin için yeni bir Babil’in ufukta belirdiğini mi bize anlatmaya çalışıyor? Hep beraber göreceğiz.
