Türk sanayisi “dün”ünü sürdürmekte zorlanıyor!
50 yıldan fazla bir süredir sanayimiz, bilinen ürünleri alıcılarına “daha uygun” fiyatla ve daha kısa mesafeden tedarik ederek yol aldı ve bu sayede belli bir hacme ulaştı. Ulaşılan hacim özellikle son 30-40 yılı göz önünde bulundurduğumuzda dünyadaki önemli başarı hikâyelerinden biri oldu. Bu yadsınamaz!
Ancak müşteri siparişine ve ucuz iş gücüne endeksli olan bu büyümeyi birkaç yıldır sürdürmekte zorlanıyoruz. Bazı sektörlerde küçülmeye bile şahit oluyoruz. Örneğin tekstil ve giyim imalatındaki toplam istihdam son 3 yılda %15 azaldı (TÜİK).
Bugüne kadar iç taleple doğru zamanda temas kurmamız veya yurt dışındaki fuarlara katılmamız bize yetiyordu. Uzun vadeli planlamalara, pazar analizlerine, inovatif arayışlara çok gerek yoktu. Bunlar olmadan da “tencere kaynıyordu”.
Sanayiyi bir mimariye benzetirsek bu mimaride en çok dayandığımız sütunlardan biri bugüne kadar ucuz iş gücü oldu. Strateji ve inovasyon adındaki sütunlara ise çok ihtiyacımız yoktu.
Sanayi Mimarimizin Sütunundaki Çatlaklar ve Çare Arayışları
Son 2-3 yılda ise bambaşka bir durumla karşı karşıya kaldık. İş gücü maliyetleri fırladı, enflasyonu dizginlemek için faizler yükseltildi. Türkiye’ye carry trade (düşük faizli para birimlerinden borçlanıp yüksek faizli TL varlıklara yönelen sıcak para) için gelen sıcak para başta olmak üzere birçok etken kur artışının iş gücü maliyeti artışlarının gerisinde kalmasına sebep oldu. Uzak Doğu ürünlerinin “kalite/fiyat” performansının yükselmesiyle de zincirin son halkası tamamlandı ve bu zincir Türk sanayisinin önemli sütununa (ucuz iş gücü) dolanarak onun çatlamasına sebep oldu. (Daha önceki yazılarımdan birinde bu süreci detaylı olarak izah etmiştim.)
Sütundaki çatlak, sektörlerin çoğunda endişeye sebep oldu. Siparişler azalıyor, eski büyüme hedefleri tutmuyordu. Birden herkes aynı koroya katıldı: “Tek çare kur artışı!”
Kur artarsa, mevcut siparişlere rakiplerden daha ucuz teklif verebildiğimiz eski mutlu mesut günlerimize dönecektik.
Peki kurun yükselmesi ve eski maliyet yapısına dönmek gerçekten Türk sanayisinin hayrına bir çözüm mü?
Öncelikle şunu teslim edelim: Kısa vadede bu hamle, birçok sanayi kolunda siparişleri artıracaktır. Peki ya orta ve uzun vadedeki etkileri? Esas konuşmamız gereken yer burası.
Sanayileşme Evrelerinin Örüntüsü
Yukarıdaki soruları cevaplamak için sanayisi gelişmiş ülkelerin genelinin geçtiği evreleri bilmek gerekiyor. Başta İngiltere olmak üzere ABD, Almanya, Japonya, Güney Kore gibi ülkelerdeki sanayileşme serüvenleri bize şunu gösterdi: Ülkeler önce makine ithal ederek veya doğal hammaddelerini satarak ucuz iş gücüne dayalı sektörlerde gelişiyor. Bu alanlar büyüdükçe iş gücüne olan talep artıyor. Bir noktadan sonra iş gücü havuzu yetersiz kalıyor ve iş gücü maliyetleri artmaya başlıyor.
Bu sürece paralel olarak ilgili ülkenin sanayisi makine yapımını ve daha yüksek teknoloji üretmeyi öğreniyor. O sektörler de iş gücüne daha yüksek maaş ödeyebildikleri için iş gücünü kendilerine çekiyor. Dolayısıyla başlangıçtaki sektörler ucuz iş gücüne erişemiyor ve yerlerini yüksek katma değerli sektörlere bırakıyor. Bu geçişin yaşanmadığı ülkeler zaten “orta gelir tuzağı”na yakalanmış sayılıyor.
Bugün bir yüksek teknoloji devi olan Samsung’un 1970’lere kadar ana iş kollarının şeker ve tekstil imalatı olduğunu hatırlamak bu süreci anlamak için yeterli. 1969’da kurulan Samsung Electronics’in sonraki yıllara damga vurmasına kadarki süreçte grup şirketlerinden Cheil Jedang şeker, Cheil Mojik de tekstil üretimiyle grubu sırtlıyordu.

“Seri Sanayileşmenin” Trajedisi
O zaman Türkiye’de yaşananların normal bir seyir olduğunu söyleyebilir miyiz? Hem evet hem hayır! Evreler arası geçiş için evet, ama bu geçişin sürati için hayır! Maalesef sanayimiz normal bir hızla evrimleşmiyor. Özellikle 2020-2024 yılları arasında üretimde büyük bir sıçrama yaşandı. Sadece dört yılda imalat sanayi üretim endeksi %30, ihracat %50’nin üzerinde, özel sektörde çalışanların toplamı da %25 civarında arttı (TÜİK verileri).
Aynı dönemde üniversiteleşmenin hızla artmış olması, hizmet sektörünün de çok hızlı büyümesi bizim iş gücü havuzumuzun sanayiye yetmemesine ve ücretlerin hızlı artmasına sebep oldu. Bozulan fiyatlama davranışı da bu büyümenin kontrolden çıkmasını hızlandırdı.
Ne yazık ki bu toprakların kaderinde her şeyi başkalarına nazaran daha hızlı yaşamak var: Hızlı modernleşiyor, hızlı şehirleşiyor, hızlı üniversiteleşiyor, hızlı sanayileşiyoruz… Bu bizim kucağımıza bir sürü sorunu yığan ulusal trajedimiz.
Kur Sıçramasının Sanayiye Olası Etkileri
Evet, kur 2021’de olduğu gibi para politikası tercihlerinin ve beklenti yönetiminin etkisiyle hızlı biçimde yükselebilir. Buna bağlı olarak yukarıda söylediğimiz gibi siparişler de hemen artabilir. Ancak unutulmamalı ki sanayinin kapasitesini hızlı artıracak her hamle orta vadede iş gücü maliyetinde benzer bir sıçramaya sebep olacaktır.
Kurda sert bir artış, artan iş gücü talebiyle birlikte enflasyonu da tetikleyeceği için başta iş gücü olmak üzere birçok maliyet artışını kaçınılmaz kılacak. Bu da tekrar kur artışını gerektirecek ve artışlar bir kısır döngüye dönüşecektir.
Bunun en temel sebebi Türkiye’de mevcut yapıda birçok alanda iş gücü darboğazı yaşamamızdır. Genç mavi yaka, usta, uzman mühendis, teknisyen gibi mesleklerde Türkiye’de şu an arz talebi ancak karşılamaktadır. Bu sonuca nereden varıyoruz derseniz son yıllarda yaşanan iş gücü maliyet artışının enflasyonun çok üstünde seyretmesinin önemli bir gösterge olduğunu düşünüyorum.
2021’deki kur şoku sonucunda 2021-2024 yılları arasında neler yaşandığını hatırlayalım (dönemin pandemiye bağlı talep artışını da barındırdığını göz ardı etmiyoruz):
Aralık 2020 – Aralık 2024 döneminde dolar %375, enflasyon da %432 oranında artarken işçilik maliyetleri %639 oranında artmıştı (SGK aylık istatistik bültenleri ve Merkez Bankası Enflasyon Hesaplayıcı aracı). Yani iş gücü maliyetleri, kurun ve enflasyonun çok üstünde arttı.
Bu artış sadece sanayicileri etkilemedi. Evlere gelen ustaların ve yardımcıların ücretleri ile başta otel ve restoranlar olmak üzere hizmet sektörlerinin maliyetlerindeki artışı toplumun farklı kesimleri yakından hissetti ve hissetmeye devam ediyor.
Değersiz para birimi politikasının, ihracatı yükseltirken enflasyonu da körüklememesi için o ülkede kaynak kıtlığının yaşanmaması gerekiyor. Bir ülkede kaynak arzı ile talebi yakın seyrediyorsa ihracatı hızlı bir şekilde artıracak müdahalelerin orta-uzun vadede enflasyonu yükseltmesi kaçınılmaz. Enflasyonun ve kurun sürekli bir arada yükselmesi ise Türk sanayisinin stratejik kabiliyetleri gelişmeyen, ucuz, taşeron veya taklitçi konumunu sürdürmesi anlamına geliyor.
Daha önce Almanya ve İngiltere’nin 1950’ler ve 1960’larda yaptığı gibi yurt dışından hacimli ve daha önemlisi “ihtiyaçlarla uyumlu” iş gücü transferinin yapılması belki iş gücü maliyetinin artışını dizginleyip enflasyonun sıçramasını kısmen engelleyebilir. Yine de arzın büyümesi sermaye, üretim yeri, altyapı gibi diğer faktörlere de bağlı olduğundan bu halkaların herhangi birinde yaşanacak bir açık enflasyonu tetikleyecektir.

Diyelim ki bütün bu önlemleri aldık ve sanayimizin tüm kaynak ihtiyaçlarını karşıladık. Yine de yukarıda tartıştığımız imalat yapımızda bir değişiklik olmayacağı ve verimlilik artışı yaşanmayacağı için ithalata bağımlılığımız azalmayacak, toplumsal refahımız da çok artmayacaktır. Nitekim 2021-2024 döneminde yaşanan büyük ihracat ve üretim artışına rağmen ekonominin katma değerinin önemli bir göstergesi olan dış ticaret haddi değeri (ihraç edilen malların ortalama birim fiyatının ithal edilenlere oranı) 85,9’dan sadece 86,6’ya çıkabildi (TÜİK).
Peki Çare Ne?
Kurda yaşanacak bir sıçramanın palyatif rahatlamalar dışında köklü bir çözüm sağlamayacağı buraya kadarki tartışmadan anlaşılmıştır. Onun yerine meseleye bakışımızı tümden değiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Malum, her kriz bir fırsat da barındırır. Bu yüzden mevcut durum, sanayimizin yeni sütunlar (veya kaslar) kazanması için önemli bir fırsat olarak görülmeli.
Ben bu noktada alışılagelmiş bir ifade olan ve topu taca atmakla eş gördüğüm “yapısal reformlar” kavramındansa çözüm olarak daha somut ve tabandan başlayabilecek bir faaliyet olan “stratejik dönüşüm” ifadesini önereceğim. Sanayimizi tepkisel olmaktan çıkarıp stratejik ve proaktif bir perspektife kavuşturmalıyız. Bunun yolu da gündelik rutinlerimizden başımızı kaldırıp şirketlerin stratejik dönüşümüne yardımcı olmaktan geçiyor.
Stratejik dönüşümü başarabilen şirketler bu durumda ayakta kalacak ve hatta katma değerlerini artıracaklardır. Elbette bu stratejik dönüşümü bütün şirketler gerçekleştiremeyebilir. Bazı sektörler yapısı itibariyle buna çok müsait olmayabilir. Bu durumda şirket sahipleri/yöneticileri sektör değişikliğine gidecek ve daha katma değerli sektörlere yöneleceklerdir. Bu yönelim de belirli politikalarla desteklenmelidir.
Stratejik dönüşüm süreçlerini biraz açalım. En basit haliyle şöyle tarif edebiliriz: İyi bir analiz kabiliyeti, analiz sonuçlarına dayanan gelecek öngörüsü, gelecek senaryosundaki fırsatları tespit etmek ve kurumsal kapasiteleri bu fırsatlarla uyumlu hale getirmek.
Kurumsal kapasiteden kastım da şunlar: İnovasyon ve Ar-Ge, ürün gamı, beşerî sermaye, finansal yönetim, fiziksel altyapı, yurt içi ve yurt dışı tedarik zinciri, dijital sistemler, know-how, dağıtım ağı, paydaş ekosistemi, marka algısı vb.
Tüm bunları gerçekleştirmenin yolu bu köklü dönüşümleri tasarlayabilecek ve uygulayabilecek insanların varlığından geçiyor. Yukarıda bahsettiğim sebeplerle Türkiye’de bu kategorideki beşerî sermayemiz ne yazık ki yeterince gelişmedi. O zaman süratle bu beşerî sermayemizi gerek dışarıdan transferlerle gerek mevcutların etkisini artırma yoluyla güçlendirmemiz gerekiyor. Mevcutların etkisini nasıl artırabileceğimizle ilgili tartışmayı gelecek yazıya bırakarak Mevlana’nın sözüyle bu yazıyı bitirelim:
“Dün dünde kaldı cancağızım; bugün yeni şeyler söylemek lazım.”
