Bilim ve teknolojinin dünyasında yeni bilgiler salt bilimsel meraktan mı doğar? Bilim insanlarının ürettiği bilgiler objektif ve evrensel mi? Bilim ve teknolojinin gelişimi ile ilgili ön kabulleri sorgulayan bilim sosyoloğu Bruno Latour’u gelin birlikte yakından tanıyalım.
Savaşta topraklarının bir bölümünü Almanya’ya kaptıran Fransa’nın, Hitler travmasından yeni uyandığı yıllardır. Nazilerle iş birliği yapan Vichy rejimi gitmiş, yerine Charles De Guella liderliğindeki Özgür Fransa Kuvvetlerinin duruma vaziyet etmesiyle 4. Cumhuriyet gelmiştir.
Bruno Latour, 1947’nin bu çalkantılı Fransa’sında üzüm bağları ile ünlü Burgonya (Burgundy) bölgesinde şarap üretiminin başkenti sayılan Beaune kasabasında köklü bir ailenin sekizinci ve son çocuğu olarak dünyaya gelir. Burgundy bölgesinde bağ sahibi de olan varlıklı ailesi o günlerde Maison Louis Latour isimli ünlü şarap imalathanesinin kuruluşunun 150’nci yılını kutlamaktadır. Bruno yüzyıllardır tarımsal üretime dayalı gelenekleri kökleşmiş olan işte böyle bir dünyada gözlerini açar.
Ailesinin mesleğinin kendi üzerindeki etkisi, ileride sarf edeceği şu sözlerinden anlaşılacaktır: “Tek tutkum, insanlar nasıl ‘iyi bir 1992 Latour içtim’ diyorlarsa aynı zevki verecek şekilde onlara ‘iyi bir 1992 Latour okudum’ dedirtmek ama bunun için önümde uzun bir yol var.”
Ailesi o yıllarda başka bir ağabeyini aile şirketinin yöneticiliğine hazırlamaktadır. Dolayısıyla Bruno okumaya teşvik edilir. 17 yaşında Paris’in en prestijli okullarından Saint-Louis de Gonzague’ye gönderilir. Artık Fransa’nın genç elitlerinin içindedir. Ne var ki varlıklı bir aileden de gelse sonuçta onun burjuvalığı taşralıdır. Başkentin yüksek düzeydeki züppeliğine kolay kolay alışamaz. Fransız romanlarında kendini gösteren, Paris’e “dışarıdan gelmiş”lere özgü hisler peşini bırakmaz.
Farklı bir değer dünyasıyla gerçekleşen bu karşılaşma belki de içindeki sorgulayıcı mizacı tetikleyecek ve ömrünün dönüm noktasını teşkil edecektir. Tam bu sırada felsefe ile tanışır. Fransız liselerinde son sınıfta zorunlu olarak verilen felsefe dersinde Nietzsche’nin “Tragedyanın Doğuşu” metni ona ödev olarak verilmiştir. “Matematiğin olanca karmaşasının” aksine bu metin, netliği ve mükemmel düzeydeki rasyonelliğiyle onu “çarpar”.
Felsefe okumaya karar vermiştir. 1966 yılında lisans eğitimi için, büyüdüğü yere geri döner. Fransa’nın önde gelen bir üniversitesine gitmektense ait olduğu taşrada İncil tefsirini ve felsefeyi birlikte öğreneceği bir okula gider. Orada epistemolojiye merak sarar. Öğrendiklerinin yanlış olabileceği şüphesi daha o yıllarda zihnini kurcalamaya başlamıştır. Felsefecilerin bilimi salt bilişsel bir çaba ve saf entelektüel bir zanaat olarak var saymaları, bilim adamlarını da mantıklı ve objektif kahramanlar olarak görmeleri ona çok naif gelir. Felsefeyi kendisini çevreleyen “gerçekliği” kırma aracı görmesi, daha derin okumaların kapısını açarak onu disiplinde başarılı bir öğrenci kılar. 1972 yılında ortaöğretim öğretmenliği için yapılan ulusal sınavlarda felsefe alanında Fransa birincisi olur.
1973’te zorunlu askerlik kapsamında kendi tercihiyle barış gücü mahiyetindeki Yurtdışı Bilimsel ve Teknik Araştırma Ofisi’nin (l’ORSTOM) himayesinde Fildişi Sahilleri’nde üstlendiği görev ona sosyolojinin ve antropolojinin kapısını aralayacak ve onu “saha” ile tanıştıracaktır. Bir taraftan doktora tezini tamamlarken diğer taraftan başkent Abidjan’daki teknik bir okulda felsefe öğretmenliği yapar. Aynı zamanda Fransız hükümeti tarafından kalkınma sosyolojisi bağlamında başlatılan bölgedeki ilginç bir araştırmada gönüllü olarak görev alır.
1960 yılında biraz da Fransa devlet başkanı Charles de Gaulle’ün iknası ile Fransa’dan bağımsızlığını kazanmak zorunda kalan(!) Fildişi Sahilleri’nde Fransa’nın ekonomik hakimiyeti olanca yoğunluğu ile devam etmektedir. Özellikle tarımsal çeşitlilik sayesinde zengin doğal kaynaklarıyla bölgenin en canlı ekonomisine sahip ülkenin ticari aktörleri daha çok Fransız kuruluşlardır. Başkent Abidjan da bölgenin en önemli liman şehridir; birçok Fransız şirketi imalat, ihracat ve ithalat faaliyetlerini gerçekleştirmektedir.
Ne var ki Fransız fabrikaları “yetkin” siyahi yöneticiler bulmakta zorlanmaktadır. Latour’un görevi bunun arkasında yatan sebepleri bulmaktır. Niçin “zenciler” fabrikanın yönetiminde Fransızlar kadar başarılı değildir? Neden yerel teknisyenler 3 boyutlu düşünememektedir? Araştırmanın başında asıl sebebin yine gerçek olmayan kabuller olduğunu fark eder. Aslında eğitimsel farklılıkla (o ülkede öğrenciler daha çok teorik eğitim görürken Fransa’da teoriden önce pratik eğitim verilmektedir) kolayca açıklanabilecek mesleki yetkinlik farkları ırksal ve kültürel kökenlere atıfla izah edilmektedir. Ne de olsa onlar daha az “modern” ve daha az “rasyoneldir”.
Oysa fiziksel altyapıyı ve ekipmanları göz ardı ederek California’daki bir bilim insanı veya mühendisin bir Afrikalıdan daha modern ve rasyonel olduğunu öne sürmek ne derece doğrudur? Böylece felsefe kitaplarını okurken yaptığı sorgulamaların saha çalışmalarında da sürdürülebileceğine kanaat getirir. 1975 yılında “Yorum ve Ontoloji” başlıklı teziyle Tours Üniversitesi’nden doktora derecesini elde ettiğinde artık hangi meselede derinleşeceğini belirlemiştir.
1970’ler bir yandan soğuk savaşın kızışması sebebiyle devletlerin bilimsel faaliyetlere ayırdığı bütçelerin arttığı diğer yandan da bilim sosyolojisi sahasındaki tartışmaların yeniden alevlendiği yıllardır. Disiplinin kurucusu sayılan Robert Merton’un yine savaşa bağlı bir bilim-teknolojiye yatırım dönemi olan 1940’larda öne sürdüğü savlar bu yıllarda sorgulanmaya başlanmıştır. Edinburgh merkezli bir grup sosyolog kendilerini Merton’un yaklaşımından ayırmak için, çalıştıkları disipline “Bilimsel Bilginin Sosyolojisi” ismini verir ve bilimsel bilginin üretiminde çıkar gruplarını merkeze alır. (Sonradan “Edinburgh Ekolü” denecektir.) Matematiğin dahi sosyal olarak inşa edildiğini savunabildikleri için yaklaşımlarını “Güçlü Program” olarak tanımlarlar. Bu grubun sebep olduğu tartışmalar sonradan o yılların “Bilim Savaşları Dönemi” olarak adlandırılmasına sebep olacaktır.
70’lerde disiplinde yaşanan canlılık kurumsal oluşumlara da yansır. 1975’te ABD’de Society for Social Studies of Science yine Merton başkanlığında kurulur. 1978’de ise American Associaton of Sociology’de ilk Bilim Sosyolojisi bölümü açılır. O yıllarda bilgiyi sadece felsefi bağlamda sorgulayan Latour işte böyle bir dönemde “bilim savaşları”na dahil olur. Bu geçiş için kaderin bulduğu gerekçe bir “hemşehri daveti”dir. Abidjan’dan ayrılmadan önce tanıştığı Burgundy’li hemşerisi -sonradan Nobel ödülü de kazanan- Biyolog Roger Guillemin, ABD’de çalıştığı laboratuvarı araştırması için onu davet eder. Çoktandır görmek istediği “dünyanın zıt tarafı” olan ABD’ye gidiş için fırsat oluşmuştur.
Bu davet, sonraki çalışmalarını şekillendirecek ve ona şöhreti getirecek olan “Laboratuvar Hayatı” kitabını ona yazdıracaktır. 1975’te California’ya gittiğinde “bu değişik” çalışmasına ilgi duyan Sosyolog Steve Woolgar ile tanışır. ABD’ye gittiğinde İngilizceye ve sosyal bilimlerde bilimi merkeze alan çalışmalara pek de hakim değildir. Bir taraftan İngilizcesini ilerletirken diğer taraftan bilimi bir sosyal süreç olarak incelemeye başlayan bazı isimlerin çalışmalarından Woolgar sayesinde haberdar olur. Karşılığında onu California’daki Salk Institute for Biological Sciences’ın nöroendokronoloji laboratuvarındaki araştırmasına katılmaya davet eder. Birlikte bilim insanlarının faaliyetlerini iki yıl boyunca gözlemlerler.
