Dr. Ömer Özdinç
Ne yazık ki son yüzyılların en büyük felaketlerinden birine şahit olmak bizim neslimizin payına düştü. Kimimiz acının doğrudan muhatabı oldu, kimimiz kendi gözleriyle veya medya aracılığıyla şahit olduğu acıların ortağı oldu. 6 Şubat, “müşterek travmalar” zincirimize eklenen büyük bir halka artık.
Bireylerin olduğu gibi toplumların da travmalara verdiği tepkiler, sonraki hayatını şekillendirir. Bizim bu aşamada yapacaklarımız da bundan sonraki kaderimizi önemli ölçüde belirleyecek. Peki yapabileceklerimiz sadece devletin gerekli dersleri çıkarması ve gerekli önlemleri almasını temenni etmekten mi ibaret?
Bir süredir C2IMPRESS kısa isimli, afet riskine karşı dirençli toplumlar oluşturmayı amaçlayan ve Avrupa Birliği Ufuk programı kapsamında desteklenen bir projenin sosyoloji ayağındaki Ar-Ge faaliyetlerini yürütüyoruz. Projede afet yönetiminden yazılıma, meteorolojiden kamu yönetimine birçok disiplinden araştırmacıyla birlikte çözümler geliştiriyoruz.
Projenin temel tezi; “afete karşı hazırlık”, “afete müdahale” ve “afet sonrası toparlanma”dan oluşan üç temel afet yönetimi süreci için toplumun tüm bileşenlerini seferber etmeden etkin bir afet yönetiminin gerçekleşemeyeceği yönünde. Bu noktada benimsenen temel yaklaşımlardan birisi PPCP (Public Private Civic Partnership) yaklaşımı. Bu yaklaşımda kamu, özel sektör ve sivil toplumun iş birliği merkeze alınıyor. (Bu yazıda özel sektörün rolüne vurgu yapmak için en az onun kadar önemli olan kamuyu ve sivil toplumu paranteze alıyorum).
Dünyada bu yaklaşımın uygulandığı birçok afet yönetimi örneğinde özel sektörün afet yönetimine katılımının ne kadar faydalı sonuçlar doğurduğu görülüyor. Deprem sonrasındaki süreçte de özel sektör hem nakdi yardım yaparak hem ürettiği veya sahip olduğu ekipmanı, malzemeyi ve çalışanlarını seferber ederek önemli katkılarda bulundu.
Peki iş dünyası nasıl katkıda bulunabilir? Herkesin bu soru için kendi tasarlayacağı cevapları olabilir. Her firma hangi yetkinliklere sahip olduğunu biliyor ve kendi durumu özelinde “afete karşı dirençliliğe katkı modeli”ni kendisi geliştirebilir. Yine de örnek olması açısından birkaç alanı belirtmek istiyorum:
– Bu sahada teknolojiler geliştirmek (erken uyarı sistemleri, hızlı ve uygun maliyette yapı güçlendirme yöntemleri, afetten en az etkilenen altyapı sistemleri, arama kurtarma teknolojileri, afet anında haberleşme araçları vb.),
– Türkiye’de bölgeler bazında dengeli bir nüfus dağılımına katkıda bulunacak şekilde üretim yerlerinin ve tedarikçilerin tercihi,
– Uzaktan çalışmanın olumsuz taraflarını bertaraf edecek yöntemlerin yaygınlaştırılması ve bu çalışma modelinin sürekliliğinin sağlanması,
– Çalışan gönüllülüğünün desteklenmesi ve çalışanların bu yöndeki bilincinin artırılmasına yönelik çalışmalar yapılması,
– Afet yönetimiyle ilgili görev paylaşımının bir tarafı olunması, ilgili kamu kurumları ve STK’larla iş birliğinin arttırılması,
– Başta yenilikçi girişimciler olmak üzere firmaların, afet riskini azaltmaya ve afet sonrası toparlanma sürecine destek olacak yeni iş modellerini geliştirmesi,
– İçinde bulunduğu tedarik zinciriyle ilgili riskleri kamuyla paylaşarak politika geliştirmede rol alınması,
– Hazırlıklı olmak için sivil toplum tarafından yapılacak harcamalara sponsor olunması,
– Afete maruz kalan bölgenin toparlanma sürecinde bölgeyle ticari iş birliğinde pozitif ayrımcılık uygulanması,
– …
Son maddeye herkes kendisinin veya çevresinin yetkinliklerini düşünerek bir şeyler ekleyebilir.
Bu boyutta bir travmanın tekrar yaşanmaması için artık herkesin durumdan vazife çıkararak etkileşim içinde ve planlı programlı bir şekilde elini taşın altına koyması gerek. Afete müdahale anında gösterilen çabanın anlamlı olabilmesi için sürekliliğini sağlamamız gerekiyor. Bu süreklilik hem millet olarak sorumluluk bilincimizi güçlendiren bir işleve sahip olacak hem de afete dirençli bir topluma dönüşmemizin anahtarı olacaktır.
